ANNE ÇOCUK BAĞLANMA

Kişiliğimizin oluşumunda birden fazla faktörün rol oynadığı konusunda bütün kuramcılar hem fikirdir. Ancak her kuramcı kendi kuramının kişilik gelişiminde öne çıktığını ileri sürer.

Bazı kuramcılar genetiğin, kişiliğin oluşumunda en önemli etken olduğunu ileri sürerken, bazıları çevreyle olan ilişkilerin, bazıları da çocukluk dönemindeki birçok farklı unsurun etkili olduğunu ileri sürer. Bu konuyla ilgili yapılan laboratuvar ve gözleme dayalı araştırmalar 0-6 yaş döneminde çocuğa bakım veren kişilerin çocuğun gelecekteki kişiliği üzerinde son derece önemli bir faktör olduğunu ortaya koymuştur.

Bu durumla ilgili öne çıkan en önemli çalışma Jhon Bowlby tarafından 1940’larda, Tavistock Clinic’de çocuklar üzerinde yaptığı gözlemler sonucu, bebeklik ve ilk çocukluk dönemlerinde çocuğa bakım veren kişiyle (bu genelde annedir) çocuğun kurduğu temel ilişkiyi ele alan “bağlanma” kuramıdır. Bağlanma kuramı; kişinin diğer bireylerle kurduğu ilişkileri tarif eden psikolojik bir modeldir.

Bu kuram insanların sevdiklerinden ayrıldıklarında, her türlü sosyal ilişki içinde canları yandığında veya bir tehdit algıladıklarında buna verdikleri tepkinin doğasını inceler. Çocuk, dünyaya geldiğinde bakıma muhtaçtır ve bakım veren bir nesneye ihtiyaç duyar, bu kişi de genelde annedir.

Bebek, fiziksel ve duygusal ihtiyaçlar ortaya koyar, anne de bu ihtiyaçlara bir şekilde karşılık verir ve çocukla anne arasında bir ilişki bağı ortaya çıkar. İşte çocuğun annesiyle kurduğu bu ilk ilişki modeli diğer insanlarla kurduğu ilişkinin temelini oluşturur. Anne bu dönemde bebeğe nasıl davrandıysa bebek büyüdüğünde de kendi ilişkilerini bu davranışlar üzerinden kurar. Bebekliğimizden itibaren bir nesneye (bakım veren kişi, genelde annedir) bağlanma ihtiyacımız, bağlandığımız nesnenin kişilik özelliklerine bağlı olarak bizim bağlanma stilimizi oluşturur. Sahip olduğumuz bağlanma stilimiz ise hayatımızın ilerleyen dönemlerinde bizim kişiliğimiz, duygularımız, düşüncelerimiz ve davranışlarımız üzerinde önemli bir etki yaratır.

Bu alanda araştırmacı ve terapist olarak çalışanların gözlem ve deneyimleri bize açıkça görmektedir ki bağlanma olgusu; kişinin sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve aile ilişkilerinde doğrudan ve dolaylı olarak ciddi bir etkiye sahiptir. Bireyin eş seçiminde, eşiyle kurduğu ilişkide, arkadaşlarıyla yaşadığı sıkıntılarda, patronuyla veya yanında çalışan personeliyle olan problemlerinde, siyasi ve dini liderlerin kişilik özelliklerinden tutunda onlara koşulsuz itaat eden (bağlanan) insan davranışlarında, hatta toplumsal ve siyasi krizlerin temelinde, savaşların temel dinamiklerinde bağlanma olgusunun olduğu görülmektedir. Peki bağlanma dediğimiz, anneyle çocuk arasında doğumdan itibaren başlayan bu dinamik yapı, nasıl bu kadar ciddi bir ilişkiler ağına dönüşmektedir? Bağlanma, çocuğun doğuştan getirdiği ve çocuğu hayatta tutan bir sistemdir.

Tabiattaki tüm canlılar arasında en çaresiz ve bakıma muhtaç olan insan yavrusudur. Bebek dünyaya geldiğinden itibaren bağlanacak bir nesne bulmak zorundadır, yoksa hayata tutunamaz.

Beyin fonksiyonları gelişmez hatta çocuk ölümü gerçekleşebilir. Gelişmemiş toplumlarda, çok çocuklu ailelerde, savaş ve göç gibi kriz durumlarında gerçekleşen 0-1 yaş arasındaki çocuklarda görülen fiziksel bir nedene bağlı olmaksızın görülen mental retardasyonun ve ölümlerin temel nedeni çocuğun bir bağlantı nesnesi bulamaması veya anneden yeteri kadar libidinal enerji alamamasıdır.

Libidinal enerji dediğimiz şey, çocukla anne arasında bağlanmayı sağlayan göz teması, dokunma ve ses tonudur. Acıktığı zaman ağlayan bebeğin, karnını doyurmak, onun altını değiştirmek yeterli değildir. Onun sinir sistemini sakinleştirmek için annenin bebekle göz teması kurması, bebeğe uyumlu konuşması, şarkılar ninniler söylemesi ve bebeği dokunarak sevmesi şarttır. Annenin çocuk için yaptığı bu eylemler çocuğun duygularını kontrol etmesini ve yetişkinlik hayatında duygusal ilişkilerini sağlıklı bir şekilde yürütmesini sağlayan ilk adımlardır. Bebek ihtiyaçlarını huysuzlaşarak ve ağlayarak ifade eder ve annede bebeğin ihtiyaçlarını gidererek bebeğini sakinleştirir.

Burada annenin çocuğu sakinleştirmesi yetmez, annenin aynı zamanda çocuğu duygusal olarak yeterli düzeyde uyarması, hissizleşmiş düzeyde tepkisiz olan bebeği coşkulandırması gerekir. Yine bu göz teması, ses tonu ve dokunmayla olur. Anne bunu empati yeteneği sayesinde, çocuğun biyolojik ritmine uyum sağlayarak gerçekleştirebilir. Anne çocuğu zamanında ve ihtiyacı kadar besleyip temizliğini yapar, aşırı sıcak ve soğuktan korursa anne ve çocuk arasındaki süreklilik ve birlik algısı zarar görmez. Çocuğu kucağına alıp ona dokunarak dokunsal iletişimi kullanırsa ten teması ile hissedilen hazzın kaynağının dışarıdan geldiğini alayan çocuk iç ve dış ayrımını deneyimlemeye başlar. Anne karşılıklı bakışmayla çocuğun duygusal deneyimini ona geri yansıtır. Böylece çocuk, kendi duygusal ve öznel deneyimini annenin tepkisi ile anlar ve biçimlendirir.

Jhon Bowlby’nin bağlanma kuramına göre; anne çocuk arasında iki tür bağlanma ilişkisi görülür, güvenli ve güvensiz bağlanma. Eğer anne, çocuğun verdiği sinyalleri, fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını anlar, beden duruşu, ses tınısı, dokunması ve çocuğa uyumlu hareketlerle çocukla senkronize bir bağ kurarsa çocukta güvenli bir bağlanma oluşur. Ancak anne çocuğun ihtiyaçlarını anlayacak bir ruh halinde değilse veya kendi zihninde yarattığı yani füzyonundaki çocuğu yetiştiriyorsa, istenmeyen bir çocuksa, anne çocukla uyumlu senkronize bir ilişki kuramayacak, böylece arada güvensiz bir bağlanma oluşacaktır. Ayrıca çocuk bağlandığı nesneye yakın olmak ister. Stres zamanında, anksiyete halinde rahatlamak için güvenli bir yer arar ve bağlandığı kişiye gider. Eğer buralarda kopma ve sorunlar olursa, anne çocuğun ağlamasına tahammül edemez şiddete başvurursa, görmezden gelirse, çocuğu yatıştıracak enerjiye sahip değilse yine güvensiz bir bağ oluşur. Güvensiz bağlanan çocuk sürekli libidinal bir enerji açlığı çeker, bu nedenle sürekli sevgi ve ilgi arar.

Bunları kendisine vermeyen veya veremiyormuş gibi gözüken kişilere karşı nefret etme eğilimi içinde olur. Güvensiz bağlanma kaçınmalı, kaygılı ya da karmaşık bağlanma şeklinde görülür. Kaçınmalı bağlanmada anne çocuğuyla duygusal bir ilişki kuramaz. Duygudan yoksun bir bağ kuran çocuk yetişkinlik hayatında kurduğu ilişkilerde kimseye güvenemez. Zorlandığında ilişkilerden kaçar ve kendini sakinleştirmek için aşırı yemek yer, televizyona teknolojiye düşer, aşırı alışveriş yapar. Kaygılı bağlanan çocuk, yetişkinlik hayatında ilişkilerin kopmasından sürekli kaygılandığı için, onları kaybetmemek adına sürekli sevdiklerine yapışma ihtiyacı hisseder. Kafası devamlı diğer kişinin onu sevip sevmediği endişesiyle meşguldür. Karmaşık bağlanmanın temelinde ise genellikle çok büyük travmalar yatar. Çocukluk döneminde, ebeveynini kaybeden ve yerine birini koyamayan, aşırı şiddet gören, tacize maruz kalan veya farklı travmalar yaşayan çocuk, yetişkinlik döneminde başkalarıyla güvene dayalı bir ilişki kurmakta zorlanır.